• özlem ışıl
  • Yorum yapılmamış

Kendi Hukukumuzu Ne Zaman Yaratacağız? – Cömert Uygar Erdem

İstanbul’a bir kanal yapma projesi, yeni değil. Dibini eşeleseniz, 2000’lere kadar uzanan arka planı olan bir çalışmayla karşı karşıya kalabilirsiniz. Her ne kadar, beş ayrı güzergah üzerinden tartışma yürütüldüğü iddia edilse de; gün be gün planlanmış bir proje. Kanunen denetlemesi gereken Çevre ve Şehircilik Bakanlığı, henüz ÇED aşamasında olan ve ÇED olumlu kararı almamış bir proje ile ilgili imar planlarını hazırlamayı 2019-2023 Stratejik Planında gösterdi. ÇED raporundaki verilere göre, Çevre ve Şehircilik Bakanlığı projenin gerçekleştirilmesi için çalışan kuruluşlardan. Biraz da bu yüzden, isteseniz de istemeseniz de yapacağız deniliyor. Kanalla ilgili çevresel karar alma süreci, bu demokratik(!) yaklaşımla, yurttaşlarla paylaşıldı. Peki, yurttaş neyi talep eder ya da kabul eder ?

Fiyakalı Gündem

Yine, yeni, yeniden gündeme gelince bu kanal, bu sefer fiyakalı yerini kapattı gündemin. ÇED raporu, imar planı değişiklikleri, itirazlar, iddialar, gerçekler, yalanlar, saklanan kurum görüşleri… Evet, bu sefer çok fiyakalı. Yediden yetmişe bunu konuşuyoruz.

Bir anda, binlerce yurttaş İstanbul Çevre ve Şehircilik İl Müdürlüğü’ne giderek, itirazlar da bulundu. Yılın ya da ülkenin tek itiraz eylemi değildi şüphesiz. Amasra’daki termik santral projesinin ÇED raporuna 40.000 civarında kişi itiraz etmiş, sayısı 2000’i aşkın kişi ve kurum ÇED Olumlu kararına dava açmıştı. Artvin’de sayısı 600’ü aşkın kişi ve kurum Cerattepe’deki maden faaliyetine karşı davacı olmuştu. Yaz aylarında, Kazdağlarında 200.000 ağacın katledilmesi sonrasında, onlarca yurttaş toplu halde suç duyurusunda bulunmuştu. Peki, aylar sonra yeni bir Kazdağları süreci mi başlayacaktı?. En azından, ben öyle sanmıyorum.

Bürokrasi Dilekçe Yağmuruna Tutulduğunda…

Bir anda, binlerce yurttaş Kanal İstanbul’a itiraz etmek için Çevre ve Şehircilik İl Müdürlüğü’ne akın etti. Sonrasında, Kütahya’dan, Rize’ye kadar bir çok ilde yurttaşlar İl Müdürlüklerine itiraz sunmaya gitti. Bir o kadar yurttaş da, CİMER, fax gibi elektronik araçlarla itirazlarını paylaştı. Kanalın Trakya’ya etkileri, kanalın Karadeniz’e etkileri üzerinden örgütlenen itirazlar oldu.

Bürokratlarda ÇED raporu okuma hevesi yaratan süreç, kanalın çimentosu, demiri, molozu, mali girdi ve çıktıları gibi birçok kalem üzerinden yürüyen tartışma; Geziden, Kazdağlarına, Anadolu ve Trakya’nın her biri kendi şahsına münhasır mücadelesine benzetmeler kurarak, “rant, talan, faşizm…” gibi her çağa, her eyleme olabilecek, adeta likralı kumaş diyebileceğimiz bir okuma boyutlarını da heybesine doldurdu. Haklı yanları da var şüphesiz. Şüphesiz ki Kanal projesi, yeni yerleşim alanları, 3. Havalimanı vs., satılan arsalar, bu arsaları almak için sıraya dizilmiş ulusal ve uluslararası sermayeler derken bir rant merkezi oluşmuş. Oluşuyor, oluşmakta olan…

Kanal İstanbul için yapılan yurttaş itirazları, evet ilk değildi ama öncekilerden biraz farklıydı. Her toplumsal eylem gibi yıllarca bilemeyeceğimiz, farklı tahminlerle ıskalamış da olabileceğimiz bir nedene dayandı ve kendiliğinden su yüzüne çıktı.

Bu mahalle biziz

Binlerce yurttaşın, bu alanda çalışma yapan kişi, kurum ve kuruluşlardan bağımsız olarak, belki biraz daha bireysel bir adımla, bürokrasiyi dilekçe yağmuruna tutması nasıl okunmalı ya da bu eylemin sürdürülebilirliği nasıl inşa edilmeli? Bu insan kümelerini örgütlemeye çalışmakla mı, yoksa kendimizi örgütlemekle mi ?

Merkez – yerel siyaset ilişkisini ya da eşitsizliğini, birinin diğerine teknik veya politik bilgilerle aktarımda bulunduğu ilişki biçimini delen de bir durum ortaya çıkmadı mı? Ekoloji mücadelesindeki, eşitsiz ilişkileri temellendiren köylü/mahalleli pozisyonunu bu sefer bizler işgal ediyor olabilir miyiz? Sonucu itibariyle çok daha büyük bir coğrafyayı etki alanına alan proje nedeniyle hak kaybı yaşayacak mahalleliler, düne kadar bu alanlara koşan, yardım eden ama bir adım dışında kalan bizler değil miyiz ? Bu haliyle, örgütlediğimiz de kendimiz değil miyiz ?

Kaygılar, yapabilirliği etkilemez mi ?

Bu somut gerçekliği de ötelemeden; İstanbul’a Kanal fikrinin toplumsal izdüşümünü, “düşünmesi dahi kötü” üzerinden okumamız şart mı? Ya da iklim krizine karşı çoğaltılan söylemlerdeki gibi, bir felaket senaryosu çizmek zorunda mıyız? Talebi de iletmek yerine, kaygıları bir patates çuvalını doldururcasına bastırmanın çözüme etkisi ne ?

İtiraz mı, Katılım mı ?

Binlerce yurttaşın itirazı olarak adlandırdığımız dilekçeler, aslında biz yurttaşların talepleri değil mi? İtiraz olarak sunduğumuz dilekçeler, aslında karar alma sürecine “katılma” irademizin kendisi değil mi ? Peki “itiraz” ismiyle verdiğimiz dilekçelerden sonra, sürecin sonrasında nasıl bir yol izleyeceğine dair bir öngörümüz var mı ? Yurttaşlık haklarımızı aktif hale getirmek gibi…

İstanbulu aşan, yurttaşlık hakkı mücadelesi gibi bir hattan bir anda kıvılcım alan taleplerimiz; alanın, mekanın merkezi hamlelerle yönetilmesine karşı bir hamle. Dahası, alanın ve mekanın nasıl yönetilmesi gerektiğine dair de bir mesaj. Belki de ilk defa bu kadar çok kişi bir ÇED raporunu okumak, bir imar planı değişikliğini incelemek istedi. Kaderlerini 3 İdari Hakim ve bir grup bilirkişiye bırakmadan; yurttaşlar nezdinde projeye ilişkin kararlarını vermek istedi.

İkna mı, inşa mı ?

Şimdilerde; isteyeni, istemeyeni görseller, infografikler, videolar, söylemler üzerinden “karar alma sürecine katılma eyleminde bulunan yurttaşı” ikna etmeye çalışıyor. Resmi bir internet sitesi dahi açıldı en son. Sitede yer alan verilerle, ÇED raporundan saklanan DSİ, TÜBİTAK gibi kurumların görüşleri dahi yalanlanıyor. Örneğin; bu siteye tekzip başvuruları neden yapmıyoruz?

Şeffaflığı yaratabilmeye birkaç adım daha yaklaşırken, birkaç sorum daha olacak. Yurttaşlar olarak, dilekçe verdiğimiz sürecin neresinde olacağız?. Sonrasını nasıl takip edeceğiz? Yurttaşlar olarak kendi hukukumuzu nasıl yaratacağız ?

Fotoğraf: DHA

Yazar özlem ışıl

Bir cevap yazın