• özlem ışıl
  • Yorum yapılmamış

Siyasetler Üstü Bir Mevzu – İlayda Gülsüm Çamlı

On yıllardır süregelen mücadeleler ve ekolojik krizin çoktan farkında olanların kurucu pratikleri bir yana, geçtiğimiz birkaç yılda iklim hareketinin ve eko-yıkım projelerine karşı mücadele eden yerel hareketlerin sesini daha fazla duyurduğunu, iletişim ve dayanışma ağlarını güçlendirdiğini ve ana akımın gündemini de zorlayabilecek çoğunluğu sağladığını gördük. Hükümetlerin ateşe körükle gider gibi politika yapmayı sürdürdükleri bu mevcut kriz ortamında, gezegenin akıbetinin ne olacağı ve politikacılarla yeri geldiğinde doğrudan muhatap olmaya başlayan toplumsal hareketlerin yoluna nasıl devam edeceği merak konusu. Elbette ki aynı hareketliliğin yansımasını ülkemizde de görmek mümkün. Kanal İstanbul Projesi de böyle bir hareketlilik esnasında, aklımızın bir köşesinde ne zaman karşı karşıya kalacağımızı beklemekte olduğumuz bir başka “çılgın” projeyken, Türkiye’nin politik seyrini de gün geçtikçe daha fazla etkileyecek bir şekilde gündemimize girdi. 

Geçtiğimiz günlerde Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin 2019 istatistiklerine ilişkin çıkan haberde Türkiye’nin ifade özgürlüğü maddesinden en çok mahkûm edilen ülke olduğundan bahsediliyordu. Sokakta, her şehrin giriş çıkışında kimliğimizin sorgulandığı, sosyal medyada yaptığımız yorumlarla yargılandığımız şu dönemde, Kanal İstanbul ve diğer eko-yıkım projeleri karşısında bir yurttaş hareketinin parçası olmak ve bir dayanışma ağı örmek şüphesiz ki eskiden beslenerek yaratıcılığımızı konuşturmak zorunda kalacağımız yeni bir sürecin de habercisi. Bununla birlikte mücadeleler için pek fazla değişiklik göstermeyen birkaç konu var.

Mücadelenin Omurgası

Yerelde örgütlenmenin, küreselleşen toplumsal hareketlerin stratejilerine baktığımızda da kritik bir önem taşıdığını görüyoruz. Son dönemin en önemli örneklerinden biri olan Extinction Rebellion gibi küresel bir ağa sahip hareketlerde, bu ağda olmak için taleplerin ortaklaşmasının yeterli olmasıyla birlikte yerelinde mobilize olarak doğrudan eylemlerde bulunan gruplar kendi karar alma mekanizmalarını oluşturuyor. İngiltere örgütlenmesinde bir ulusal ekip,  bu ekiple koordinasyon içerisinde çalışan yerel ekipler ve yok oluşa götüren çeşitli sorunlara odaklanan pek çok çalışma grubu var. Fridays For Future hareketi benzer şekilde örgütleniyor, pek çok maden karşıtı hareket yerel ağlarını küresel bir iletişim kanalına bağladığı yerel hareketler üzerinden mücadelelerini sürdürüyor. 

Ya Kanal Ya İstanbul Koordinasyonu da kendi koşulları çerçevesinde, yereldeki pek çok yurttaş hareketinin Kanal İstanbul’a karşı mücadelede ortaklaşmasıyla ortaya çıktı. 2019’un Aralık ayı sonunda bir araya gelerek yola koyulan Koordinasyonun çağrısıyla ÇED itiraz süreci değerlendirildi. Koordinasyon, 12 Ocak günü insan zinciri eylemi, pek çok ilçede sokakta insanlarla buluşmalar ve bilgilendirmeler, 19 Ocak günü yapılan 3.Bölge ilçeleri forumu, ÇED olumlu kararından sonra sosyal medyada karara karşı çıkılması ve yürüyüşler gibi bir ay içerisinde hızla örgütlenen pek çok eylemde bulundu. Kuzey Ormanları Savunmasından Seda Elhan, sokaktaki eylemliliği sürdürmenin konunun güncel kalması, kamuoyunun oluşturulması için önemli olduğunu, iktidardakilere tepkinin devam ettiği ve bunun arkasında durulduğu mesajını verdiğini aynı zamanda örgütlü mücadeleye bir çağrı olduğunu söylüyor. Koordinasyon önümüzdeki süreçte yapılacak eylemler ve yurttaşların katılımı için hareket etmeye devam ediyor. 

Uzun yıllardır mücadelesini sürdüren Karadeniz İsyandadır Platformu, “Yurttaş hareketleri/yerel direniş mücadelenin omurgası. Kanal İstanbul diğer projelerden farklı olarak çok geniş bir alanı ve insanı etkilediği için diğer mücadelelerdeki bildiğimiz yerel direnişlerden farklı bir yerellik söz konusu. Projenin büyüklüğü yıkımın da bir o kadar büyümesine sebep olmakta ve tabii karşı çıkış ve direnişin de aynı ölçüde büyük olması eşyanın tabiatı mı dersiniz artık, işin fıtratı mı, etkiye karşı aynı şekilde ortaya çıkan tepki mi dersiniz, kaçınılmaz bir şekilde hacimli. Platform olarak bizim görerek, deneyimleyerek öğrendiğimiz şu ki, yerel bir direniş olmadığı takdirde kazanmak neredeyse imkânsız. Yerel hareket bu işin dinamosu. Direnen insanın ne kadar hızlı şekilde öğrenebildiğini defalarca gördük. İnsanlar direniş içinde kendi kendilerinin habercileri, hukukçuları, bilim insanları haline geliyorlar.” diyor. Aynı zamanda bir taraftan maddi olanakları kısıtlı olan bir taraftan da manevi olarak gerçekten tüketici süreçlere maruz bırakılan yurttaş hareketleri yerelde örgütlenerek dayanışmayla ayakta kalabiliyor. 

Kazdağları İstanbul Dayanışmasından Kaan Meriç bu dayanışmanın yurttaş hareketlerinin geleceği için önemini “Ayın başı ve sonuna mahkûm edilmiş, itaat etmesi öğretilmiş ve ahlak sistemi haline gelmiş, baskılanan bir toplum olmamız, sivil dayanışmamızın gücünü yavaş ve zor gelişir hale getiriyor. Ve bizim bu duruma karşı elimizde inandığımız bir amaç ile dürtülen, sürekli ve ısrarcı bilgilendirme ve direnme pratiğimizden başka gücümüz yok. Maddi kaynaklarımız çok kısıtlı. Dayanışma ile olanakları olgunlaştırabiliyoruz. Israrla ve inatla, tüm müdahale ve yıldırmalara karşı direniyoruz, direndikçe daha görünür ve daha desteklenir hale geliyoruz” diyerek vurguluyor. Aynı şey hukuki süreçler için de geçerli aslında. Şu anda Kanal İstanbul’la ilgili pek çok koldan dava açılmış durumda, yurttaşlar da bu süreçlere katılmaya devam ediyorlar. Ancak geçmiş örneklere bakıldığında daha ziyade iradesini ortaklaştırmış ve örgütlü bir hukuki mücadele sürdüren hareketlerin etkili örnekler arasında olduğunu görüyoruz.

Yerelde örgütlenerek mücadeleyi sürdürmeyi önemli kılan bir diğer mesele, birlikte yaşamakla ilgili pek çok soruyu da gündeme getirmesi sanırım. Uzun zamandır yaşam alanlarımızda bir arada olduğumuz ancak yönetimini bir üst güce devrettiğimiz ya da toptan terk ettiğimiz ilişkiler bütününü yeniden deneyimlemeye başlıyoruz. Yereldeki çeşitli grupların bir araya gelişi, birbirinden çok uzak olan görüşlerin buluşarak yaşamsal olan bir konuda omuz omuza durmayı deneyimlemesi aslında toplum olmanın bir toplam olmaktan başka bir anlamının olduğunu hatırlatıyor. Elbette bu toplamı topluma çevirme süreci, her bir paydaşın kendi yolculuğunun ötesinde bir bütün olmaya ne kadar istekli olduğuyla ve dâhil olan bireylerin kolektif hareket etme biçimlerini kendi yaşamlarının neresine koyduğuyla ilgili. Pek çok mücadelede gördüğümüz gibi hızlı hareket edilmesi gereken koşullarla başlangıç yapıldığında bu anlamı hatırlama süreci eylemlilikle eş zamanlı olarak devam ediyor. Devamlı takip edilmesi gereken, mücadelede payımıza düşen gündelik sorumlulukları yerine getirmeye çalışırken, bunlar üzerine düşünmeye vakit olmayabiliyor. Bu da hareketlerin yolunu daha engebeli hale getiriyor. Kimi zaman da hiç sağlanamadığı için ortak bir iradenin peşinde koşarak vakit harcıyoruz. Kurucu bir perspektifle mücadelesini verdiğimiz konuda, onu bir mücadele alanına sıkıştıran sorunları çözebilecek bir birliktelik ve süreci inşa etme sabrımızın ya da kurumlar karşısında özgüvenimizin olmayışından olsa gerek.

Kaan Meriç, “Tabii benzeşmeyen değerleri, hareket farklılıklarının, hatta taban tabana zıt görüşlerin çatışma alanlarının ortak bir harekette kesişmesi, bu melez grupların yumuşak karnı. Lakin fiziki ve fikri çatışma olmadan da birlik olabildiğimizi gösterip beraber hareket ettiğimizde, doğrudan demokrasi süreçlerini işlettiğimizde, farklı düşüncelerimizle, gerekli süreyi kendimize tanıdığımızda, sabır ve anlama çabamızı ortaya koyduğumuzda nasıl bir sinerji yarattığımızı görüyoruz. Gücümüz bütün çıplaklığı ile ortaya çıkıyor ve iktidarlar bu koordine ve kolektif güçten, sivil inisiyatifin gelişmesinden rahatsız oluyor. Kendi içimizdeki en büyük tehdit ise, karar alma süreçlerindeki, yöntem ve uygulamaların gruplaşmalara kurban gitmesi. Bu süreçlerde oluşan kolektif gücün, baskın gruplar tarafından, kendi düşünce ve ideallerine yönlendirmek için domine etme girişimleri bu hareketlerin en büyük riski” diyor. 

Bu mevzu, nasıl bir mevzu?

Yaşamı savunmayı siyasetler üstü tanımlamak, hem yukarıda Kaan Meriç’in son sözünde dile getirdiği gibi kendi düşünce ve ideallerine yönlendirmek için hareketleri domine etme girişiminde bulunanlara karşı, hem de mevcut baskılar karşısında güç tutkunlarına “bizim derdimiz bu değil” diyebilmek için bir bariyer aslında. Bir şekilde aynı yerde yaşadığımız ama aynı yerden bakmadığımız insanları yanımıza katmak için de bazen tek çıkar yol olabiliyor. Diğer yandan, bunu çok kez, çok yerde dile getirmiş bir insan olarak durumun aksi olduğunu kabul ediyorum. Şahsen kabul ettiğim ancak bu söylemi de elden bırakamadığım noktayı Karadeniz İsyandadır “Özellikle yerellerde çok sık duyulan ‘bu mevzu siyasetler üstü bir mevzudur’ cümlesi vardır. Aslında yurttaşlar siyaseti öyle kirli bir yere koyuyorlar ki kafalarında verdikleri mücadeleyi o alana yakıştıramıyorlar, oturtamıyorlar. Verilen mücadele son derece siyasal bir mücadeledir” diyerek özetliyor. Siyasetler üstü bir konumdan başlansa bile, durumun ne olduğu zaten bilgi edinme ve idrak süreçlerinde erişemediğimiz binlerce kamusal verinin peşinden koşarken kavranıyor. Resme çok geniş açılı bir yerden bakıldığında da medeniyetin bu hale gelmesinin siyaset dışı bir şey olduğunu söylemek mümkün değil. Seda Elhan, “Bütün bu mücadelelerde temel eksene aslında anti-kapitalist düşünceyi oturtmak şart aslında. Çünkü bugün içinde bulunduğumuz durum, kapitalizmin üzerinden şekillenen insanların yaşam biçimleri, alışkanlıkları, düşünce yapılarındaki problemlerden olduğu kadar ama daha fazla olarak belli bir kesimin çıkarının ön planda tutulduğu adaletsiz düzenin ta kendisi olan kapitalizmin varoluş kıstaslarının hepsinden kaynaklanıyor. Bu sistem, bu düzen devam ettiği sürece ekolojik krizden kurtulmamız mümkün değildir” diyerek katkıda bulunuyor. 

İktidar ayağı bin bir türlü denklemle dolu Kanal İstanbul projesine karşı sürdürülen mücadelede yerel yönetimlerin süreçlerde yer alması, yönetimle organik bağını koparmış ve yöneticilere olan güvenini çoktan yitirmiş yurttaşların yukarıda da bahsettiğim “bir şeye alet oluyor muyuz” kaygısını her daim aklında tutarak hareket etmesine sebep oluyor.  En nihayetinde bir sonraki seçimi kazanana kadar yurttaş sayılmaya alışık olduğumuz bir sistemde böylesine bir kaygıyı barındırmamak pek de mümkün değil. Seda Elhan, “Yerel yönetimlerin mücadelelere katılım göstermesi tabii ki mücadelenin kitleselleşmesinde ve kamuoyunda daha fazla yer almasında etkili oluyor. Mücadelelerde olabildiğine çok ve her kesimle dayanışmayı büyütmek her zaman çok önemli. Ama elbette, en fazla güven duyacağımız yine de koşulsuz yan yana duranlar olarak kendimiziz.” diyor. Kaan Meriç, yerel yönetimlerin sorumluluk sahalarında, kendilerine oy veren ya da vermeyen tüm yurttaşların kamu haklarına ve imkânlarına erişmelerini eşitlik ilkesi çerçevesinde uygulamaya almayı siyasal olarak değil kamusal olarak gerçekleştirmeleri gerektiğini vurguluyor. Sanırım yerelde örgütlenirken yerel yönetimlerde ilişkilerde en çok beklenen şey de bu kamusal sorumluluklar çerçevesinde ilişkilenmeleri.

Kanal İstanbul konusunda İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin tutumu bu durumda oldukça olumlu karşılanıyor. Kanal İstanbul Çalıştayı gibi geniş katılımlı ve bir forumla yurttaşların sözünün de olabildiğince iletildiği bir etkinliğin düzenlenmesi İBB’nin attığı önemli adımlardan biriydi. Karadeniz İsyandadır, yaşamı savunmak için direnen insanların çok uzun süredir yorgun ve yalnız hissettiğini, yerel yönetimlerin bu süreçleri desteklemesinin bu hissi kırdığını söylüyor ve ekliyor: “Fındıklı’da HES karşıtı mücadelenin içerisinden gelmiş Ercüment Çervatoğlu, Amasra’da termik santrale karşı yıllarca mücadele etmiş Recai Çakır, Sinop’ta nükleere karşı herkesi Sinop’a davet eden Barış Ayhan, Artvin’de madene karşı duruşu bilinen Demirhan Elçin gibi birçok örnek mevcut. Böyle isimlerin veya anlayışların yerel yönetimlerde hâkim olmasının bugün yıkım projelerini engellemekte bir güç katmasının yanı sıra; gelecekte doğayla uyumlu yeni bir yaşamı ve kooperatif vb. üretim mekanizmalarını kurarken de önemli olacağını düşünüyoruz.”  Bu konuda Çanakkale Belediyesi’nin Kirazlı ve bölgedeki diğer projelere karşı doğrudan mücadelenin içinde yer almasını ve Kirazlı’daki nöbetin başlangıcında yapılan büyük eylemlerdeki aktif rolünü de bu örneklere dâhil edebiliriz sanırım. 

Siyasi partiler için de durum daha farklı değil. Sesini duyurmak için kullanabileceği tek kamusal alan olarak sosyal medyayı belleyen yurttaş hareketleri için siyasi partilerin direnişleri ülke gündemine taşınması ve kamuoyu oluşturması hak savunucularına karşı ihlallerin ve caydırmaya yönelik saldırıların sistematik bir şekilde sürdürüldüğü bir ortamda diğer yurttaşların katılımı açısından kolaylaştırıcı oluyor. Ancak yine de partiler açısından siyasi hesaplaşmaların gündemde olduğunu ve ekolojist diyebileceğimiz politika veya söylemlerinin olmadığını, bu bakış açısını henüz benimsemediklerini söyleyebiliriz. 

The Sims City: İstanbul

Kanal İstanbul’un animasyon tanıtım videosunu izlediğimde aklıma gelen ilk şey The Sims City isimli bilgisayar oyunu olmuştu. Yeni bir şehir kurup binalar inşa edip evler, dükkânlar yapılıyordu. Bir takım karakterler belleyip kıyafetlerinden birbirleriyle ilişkilerinin ne şekilde olacağına kadar kurgulanıyordu. Binaların seviyesi yükseliyordu, daha lüks versiyonlarına dönüştürüyor, bahçeye birkaç ağaç kondurup süsleniyordu. Bu proje de sosyal ve kültürel açıdan bir bilgisayar oyunu kadar ruhsuz bir kurguya sahip.

Kanal İstanbul hattında yaşayan insanlar aslında 3. Havalimanı projesinden sonra ne olacağı ile ilgili az çok fikir sahibi artık. İstimlaklere ve yaşam alanlarındaki değişime şahit olduktan  sonra durumun ne olduğunun farkındalar. Seda Elhan, 19 Ocak’ta Ya Kanal Ya İstanbul Koordinasyonunun 3. Bölge ilçelerinden katılımcılarla gerçekleştirdiği forumda, hemen herkesin “biz buraya hayatımızı, emeğimizi verdik, bizi yerimizden sürmek istiyorlar, havamızı kirletiyorlar, suyumuzu bitiriyorlar, doğamızı katlediyorlar, buna izin vermeyeceğiz” şeklinde konuşmalar yaptığını, projeler hayata geçtikten sonra bu bölgelerdeki fikirlerin değişmeye başladığını söylüyor. Bu bölgelerde yaşayan insanların tarlalarını, geçim kaynaklarını ve yaşam alanlarını kaybetmeleri bir yana, bu denli büyük bir bölgedeki insanların bir başka yere taşınmaya zorlanacak olması aslında sosyal anlamda da büyük bir kültürel yıkımın gerçekleşmesi anlamına geliyor. Tanıtım videosunda açık bir şekilde bir sınıfın elinden alınıp ancak karşılayabilenin kendini hapsedebileceği lüks bir yaşam biçiminin reklamı yapılıyor. Sanırım ne demek istediğimi en iyi bölgede yaşayan Ediz Boynikoğlu’nun sözleri anlamlandıracaktır:

“Ben 34 yaşındayım ve 1 yaşımdan beri Avcılar’da aynı mahallede yaşıyorum. Avcılar açısından bakıldığında kanalın doğrudan etkisi altında kalacak olan 5 mahalleden birinde ikamet ediyorum. Bebekliğim, çocukluğum, gençliğim burada geçti. Ekmeğimi burada kazanıyorum. Birçok anı, yaşanmışlık bizlerle birikti. Elbette kimsenin tüm bu birikimi hayatımdan, arkadaşlarımdan, komşularımdan çalmasına izin veremem, vermeyeceğiz de.”

Bir bölgenin tüm yaşanmışlıklarının temele gömülüp üzerinde yeni bir toplumsallıktan azade sınıfın yükseleceği, arkeolojik sit alanları üzerine  lüks tüketim mahallelerinin yapılacağı bir proje Kanal İstanbul. Yine bölgede yaşayan Burcu Koç, “Biz kuşların cıvıltıları ile uyanırdık sabahları. Artık sesi gelmiyor çünkü göç yollarına tecavüz edildi, onlar da burayı terk etti sanırım” diyor. Tanıtım videosuna emek verenleri bir konuda uyarmak gerekiyor: Yabanın yakasını rahat bırakmak ya da basitçe bir ekosistemin kendini iyileştirmesi –ki bunu ifade etmek bile karmaşık- bilgisayar oyununda sahil kenarına “yüksek yaşam standardı” sağlayan birkaç renkli ağaç yerleştirmekle, birbiriyle konuşmayan insanların yan yana oturacağı birkaç lüks restoran projeksiyonu ve komşu sofraları aynı şey değildir.

Rehavet krizi

Yaşam alanımızı korumak için bir araya gelip de kendi imkânlarımızla “anayasal ödevlerimizi” yerine getirme çabalarımızın hangi koşullarda gerçekleştiği, haklarımızın nasıl ve ne derinlikle ihlal edildiği, kazandıklarımız, kaybettiklerimiz ve hareket etme biçimlerimizin tamamı siyasetin ta kendisi. Yurttaşlar olarak bizim -tüm canlılığın- yaşamı söz konusu olduğunda, bizden başka bir sınıfın karar alıcıları olduğu bir siyasal sistem sorunlu olan. Bu durumda, taşları tek tek planlanan yere koyunca her şeyin güllük gülistanlık olacağını zanneden zihinlerden beslenmiş bir düzende, elbette kaotik olanın alarmı çalmaya başlayınca evden çıkmaya beş kala hazırlandığımız hale düşüyoruz yurttaşlar olarak. Yetişmeye çalışan akıl pek düşünmüyor farkında olduklarını ya da olmadıklarını. Oysaki en başından beri kendimizden başlayarak değiştirmediğimiz sürece bizi evden hep son dakika çıkmak zorunda bırakacak alışkanlıklarımız var. Yurttaşın hakkını da hareketinin akıbetini de belirleyecek olanın bu aralıkta saklı olduğuna inanıyorum.

*Karadeniz İsyandadır Platformu, Kuzey Ormanları Savunmasından Seda Elhan, Kazdağları İstanbul Dayanışmasından Kaan Meriç, Ediz Boynikoğlu ve Burcu Koç’a kısa zamanda sorularıma olabildiğince ayrıntılı yanıtlar vererek katkı sundukları için teşekkür ederim.

Yazar özlem ışıl

Bir cevap yazın