• özlem ışıl
  • Yorum yapılmamış

Toplumun Bağışıklık Sistemi – Duygu Kural

Bugün 7 Nisan 2020, Koronavirüs (Covid-19) salgını nedeniyle dünya genelinde ölen insan sayısı 78.269; bu yazının size yaklaşık olarak 10  gün sonra ulaşacağını ve ölümlerin üssel bir artış gösterdiğini düşünürsek dünya genelinde kaybettiğimiz insan sayısı oldukça fazla olacaktır. Umarım aniden güzel bir haber alırız da tahminler tahmin olarak kalır.

Günlerdir bir kısmımız her gün işe gitmek zorunda, bir kısmımız ise zorunlu olmadıkça dışarı çıkmamaya gayret ediyor ve işe gitmek/dışarı çıkmak zorunda kalan yurttaşlarımızın sağlığına dair kaygılarla yerle bir oluyor. Sağlık emekçilerini düşündükçe üzüntümüz ve endişemizle beraber onlara duyduğumuz minnet duygusu da artıyor. Öte yandan evden çalışabilenler için seviniyoruz, bir yanda ise kepenkleri indiren bir sürü işyeri var. Bir anda birçok insan işini kaybetti ya da evini geçindirdiği yeri kapatmasıyla maddi zorluklarla karşı karşıya kaldı. İnsanlar evlerine yiyecek nasıl götürecek, nasıl ısınacak, nasıl barınacak, çocuğu var mı, hastası var mı, yaşlısı var mı gibi sorular huzursuzluğu artırıyor. Salgının bizleri karşı karşıya bıraktığı tüm bu ekonomik sıkıntılara rağmen, bir süre uygulanacak sokağa çıkma yasağının hareketlilikten beslenen virüse karşı daha fazla can kaybını önleyebilmek adına şu an en optimal çözüm olabileceği kanaatine varıyoruz. Ama sokağa çıkma yasağının karşılığında işsiz kalmamayı, ücretli izin sağlanmasını, salgından dolayı maddi zorluk yaşayan üreticilere desteklerin artmasını, herkesin sağlık hizmetlerinden eşit şekilde faydalanabilmesini istiyoruz. Kimse mağdur olmasın istiyoruz. Tüm bu sosyal güvence ve destekleri yönetimden görmeyi umuyoruz; ancak gördüğümüz, salgın krizinin dünya genelinde var olan sosyal adaletsizliği daha da derinleştirdiği gerçeği. Haberler artık görmek isteyen gözler için yoksulluk hikâyeleri ile dolu… Bir yanda ise yalılarından, havuzlu villalarından, güneş gözlüklerini takıp Korona’ya el sallayanlar var. Neye bakmak istediğimize kısacık bir anda karar veriyoruz. Kısacası dünya dönüyor… Ama iki tane.

Salgın krizi dünyayı sardı saralı derinleşen sosyal adaletsizliğe karşın ulusal ve uluslararası ölçekte çok güzel dayanışma örnekleri ile de karşılaştık. Yerel ölçekte ve uluslararası ölçekte sosyal medya ve diğer iletişim kanalları aracılığıyla dayanışma ilişkileri geliştirildi, bağışlar toplandı ve birçok dayanışma ağı kuruldu bir anda. Bu ilişkiler ağının sonucu olarak gıda, tıbbi malzeme, tıbbi destek, maddi destekler sağladık birbirimize. Salgın karşısında böyle refleksler gösterebilmemiz, mevcut iktisadi sistem içerisinde kolektif düşünme becerisinden gitgide uzaklaşan, dayanışma pratikleri azalmış türümüzün kolektif hafızasını hala koruduğuna işaret ediyor. Bizler dayanışmaya dair pratiklerimizi azaltmış olsak da belleğimizde yeri vardı ve şartlar bir şekilde o yanımızı yeniden ortaya çıkarıyordu. Ancak, süreç içinde stokçuluk ağına düşenlerimiz de oldu…

Örneğin, marketteki gıdaya başkasının da ihtiyacı olabileceğini düşünmeden ihtiyacından fazla alanlarımız, bu kadar çok alışverişi yaparken markette çalışan personelin sağlığını düşünmeden stokçuluk krizine girenlerimiz de oldu. Dahası, şu günlerde ihtiyacı olmadığı ürünler internet üzerindeki satışlarda indirime girdi diye sipariş vermekte beis görmeyenler oldu. Kargo şirketlerinin çalışanları dile geldi de, bu duyarsızlıktan haberimiz olabildi.

Krizle mücadele ederken, bu davranış biçimlerine rastlamak aslında bir bakıma oldukça olağandı. Kişilerin kendilerini ya da yakın çevresi dışında kalanları koruma ve iyi etme sorumluluğunun kentleşme pratikleri içerisinde gün be gün kendine daha az yer bulması; kişinin kendisini de başkaları tarafından korunmayacağı veya düşünülmeyeceği güvensiz bir dünyaya çıkarıyordu. Kişi varlığını sadece kendi çabalarıyla sürdürebileceği fikrine kapılıyor, kendini korurken başkasına ne olacağını göz ardı ediyordu. Sonuç stokçuluk ya da krizi fırsata çevirmeydi. Mevcut iktisadi sistemle beraber, modern toplum ve kentleşmenin getirdiği pratikler bireyselleşmeyi yüceltmekte, birbirimizden haberdar olma becerilerimizi azaltmaktaydı. İletişim araçlarının bolluğu bir tür iletişimsizlik ve derin yalnızlık krizimize çözümler üretme çabalarının ürünleri; ancak ne kadar konuşsak da eksik kalan bir şey var: Dayanışma.

Dayanışma, mevcut üretim ilişkileri üzerine kurulmuş sosyal ilişkiler için gerçekleştirmesi kolay olmayan erdemleri gerektirir. Dayanışma, öncelikle özveri gerektirir, bir başkasının durumunu anlamayı bir diğer deyişle empati kurmayı, emek ve zaman ayırmayı gerektirir. Dayanışma iletişim gerektirir. Bir toplumda dayanışmanın yükselmesi sosyal adaletsizliğinin azalmasını olanaklı kılar; çünkü dayanışma eşit olmayı gerektirir.

Konuyu biraz somutlaştırma ihtiyacı içerisindeyim.

Tüm dünyada salgın krizini göğüslemeye çalıştığımız bugünlerde bir akademisyen şöyle bir güzellik yapıyor, apartman kapısına bir duyuru asıveriyor: “Apartmanımızdaki 60 yaş üstü ve/ya kronik hastalığı bulunan komşularımızın market alışverişini yapabilirim. Tüm gün evden çalışıyorum. Lütfen uyarıları ciddiye alın ve yardım istemekten çekinmeyin. Sağlıklı kalın. 7 Numara.” Bu dayanışmaya el uzatan hal kısa zamanda gazetelerde yer buluyor, birçok insan Sevgili Nagehan Tokdoğan’ın bu tutumunu övüyor, övülmeli pek tabii; çünkü mevcut üretim ilişkilerinin üzerine kurulu elimizi kolumuzu bağlayan ilişkilenme biçimimizde Nagehan Tokdoğan bir çatlak yaratıyor ve o yarattığı çatlaktan nefes alıyoruz.

Haberi okuduğum an kendi oturduğum apartmanımı düşünüyorum, az dairesi var, ama birbirimizden belli ölçüde haberdarız, 2 bebeğimiz var apartmanda, kanser hastalığı geçiren yaşça büyük komşumuz var. Yine yaşça büyük ve yakın zamanda hastalık geçiren bir komşumuz daha var. Doğalgaza zam geliyor, ancak bebekleri ve yaşlıları düşünüp her bir daire yüksek faturaya katlanıyoruz. Birbirimizin kargolarını teslim alıp birbirimize iletiyoruz. Sofralarımıza konuk oluyor, hasta olduğumuz günlerde birbirimizden haberdar olup yemek getirip götürüyoruz. Kayıplarımızda, doğumlarımızda yan yana gelebiliyoruz. Hatta bir gün şöyle bir şey yaşadığımız aklıma geliyor: Apartmanda cenazemizin olduğu bir gün, tüm apartman cenazeye katılıyor, yaşça büyük iki komşumuz ve bir ben kalıyorum apartmanda, ben de çalışmak zorunda olduğum için evdeyim o gün. Apartmana tanımadığımız, tekin görünmeyen birilerinin girdiğini gören iki komşumuzdan biri telefonla durumdan beni haberdar ediyor, durumdan haberdar olmayan diğer komşumuz ise söz konusu kişiler zilini çalınca kapıyı açıyor. O kapısını açınca ben de açıyorum kapımı tek başına kalırsa ona zarar verebilecekleri düşüncesiyle. Alt komşumuzun gözleminde ve uyarısında haklılığını görüyoruz, iki yetişkin erkek Şeker Bayramı nedeniyle şeker toplamaya geldiklerini söylüyorlar, gülerek. Ama iki kişi olmamız ve kendilerini kolluk kuvvetlerine bildireceğimizi söylememiz nedeniyle apartmandan gidiyorlar. Birbirimizden haberdar olmasaydık ya da birbirimizi umursamasaydık manzara nice olurdu diye aklımdan geçiyor topluma nefes aldıran dayanışma haberini okurken. Sınır ihlalleri yaşamadan ve yaşatmadan kurduğumuz bu ilişkiler ağı bana kendimi iyi, güvende ve şanslı hissettiriyor. Bu olay mikro ölçekteydi…

Manzarayı biraz büyütelim istiyorum…

Peki bu salgın bize ne öğretti? Bir virüs tüm dünyayı hasta mı etti? Yoksa birimiz hasta olunca diğerimizi de hasta edebildiğini; birimiz iyileşemeyince diğerlerimizin de iyileşemediğini, organik ama bir o kadar kırılgan bağlarla birbirimize bağlı olduğumuzu mu bize gösterdi? Topluluk olabilme becerimizin, dayanışma becerimizin, örgütlü olabilme becerimizin bizi ayakta tuttuğu gerçeği bir kez daha yüzümüze çarpıyor. Peki, insanlık olarak bunu ne kadar anlayabiliyoruz?

Tam bu noktada kadrajı şöyle bir imgeleme çevirmek istiyorum. Tüm dünya apartmanımızdaki ilişkiler ağının benzerine sahip olsaydı, bu salgını nasıl göğüslerdik? Yaraya kimin koştuğunu, yarayı kimin sardığını mı; yaranın kendisini mi dert ederdik? İçimizden birileri evde kalırken birilerinin işe gitmesine müsaade eder miydik? İşsiz, parasız, yiyeceksiz kalan, güvencesiz yaşayan bir sürü komşumuzdan haberdarken kapımızı kapatıp dünyamıza dönebilir miydik? Sözün özü dayanışma duygusu yaşam pratiklerimizin güçlü bir gerçekliği olsaydı, salgını nasıl karşılardık? Belki de salgınla hiç karşılaşmazdık, çünkü dayanışma bir toplumun bağışıklık sistemidir. Belki de salgınla hiç karşılaşmazdık, çünkü dayanışmanın olduğu yerde daha fazlasına ihtiyaç duymaz, sömürü ve talanla vahşi ekosistemlere el atma aymazlığına düşmezdik.

Ancak, yaşadığımız gerçeklik bu değil.

Yaşadığımız gerçeklik içinde, salgın krizi dayanışma ağlarının artmasına vesile oldu ve dayanışma pratiklerini artırdı; ancak bir yandan yaşanan sosyal adaletsizliği daha da derinleştirdi. Sosyal adaletsizlik, zor zamanlarda toplumun dayanışma ağlarıyla başa çıkma stratejilerindendir. Ancak sınıflı ve eşitsiz bir toplumda, dayanışmanın da maddi sınırı olduğunu görmek gerekir. Üretim araçları üzerinde özel mülkiyet ve devletin sermaye sınıfından yana aldığı tavırlar bu dayanışmanın sınırlarını çiziyor. Dahası, dünya genelinde yaşanan ekonomik daralma, salgın kriziyle ekonomik krize dönüşebilir, eli kulağında. Günler daha çok işsizlik, daha fazla ayrımcılık, daha fazla şiddet, daha fazla sömürü ve talan getirebilir. Bu nedenle de ne kadar iyi niyetli olursak olalım, ne kadar sosyal dayanışma içinde olursak olalım, bu devletin daha etkili sosyal yardım politikaları geliştirmesine yönelik taleplerimizi gündeme taşımadan her defasında gerileyecek bir dayanışma ağı olabilir.

İşte tam olarak bu noktada, salgının yalnızca fragman olduğunun farkındalığıyla ona nasıl cevap vereceğimiz çok önemli. İyilik temelli dayanışmadan toplumsal bir dayanışmaya geçmek için sağlık, eğitim ve tarım gibi temel alanlarda toplumsal mülkiyet eksenli dayanışma ağları geliştirmek zorundayız. Aksi durumda her dayanışma eninde sonunda meta ilişkileri içinde erozyona uğrayacaktır.

Yalnızca tür olarak değil aynı zamanda ekolojik sistem içerisinde birbirimize ne kadar bağlı olduğumuzu fark etmeli, hem birbirimizi hem de evimizi yani dünyamızı iyileştirmenin yollarını aramalıyız. Hırs, rekabet ve nefrete düşmeden; dayanışmayı yükselterek etkili sosyal yardım politika taleplerimizi gündemleştirerek, sosyal adaleti sağlamaya çalışmalıyız. Bunun bir gerçek dönüşüm yaratmasını bekliyorsak, hem kendimizi hem toplumu değiştirecek siyasal durumlara hazır olmalıyız ya da filmin kendisi olan iklim krizini göğüsleyebilecek tüm ihtimallerin uzağına düşeriz.

Katkılarından dolayı Fevzi Özlüer’e teşekkür ederim.

Yazar özlem ışıl

Bir cevap yazın